Sadece “IQ “ Mu?
 

Sadece “IQ “ Mu?


SubBrand Marka ve Reklam Ajansı olarak zekâ kavramının her zaman özellikle IQ ile eş değer tutulmasının günümüz kavrayışıyla artık bağdaşmadığını ve özellikle batı toplumlarının “IQ” paradigmasını “Çoklu Zeka” paradigmasıyla değiştirdiğini gözlemliyoruz. Yine de şu sorunun yanıtının merak konusu olmaması şaşırtıcı: “Bizim toplumumuzda neden hala “IQ” bu kadar ön planda?”. Gelin bunun nedenine, Batılı toplumların paradigmalarını nasıl değiştirdiğini tarihin ışığı altında incelerken, ulaşmaya çalışalım.

İsviçreli psikolog Jean Piaget 1920’li yıllarda, çocukların gelişimleri üzerine deneyler yapıyordu. Yaptığı bir çok deneyden birinde ilginç bir noktayla karşılaştı. Çocuklar çekici, tornavidadan çok çiviye benzetiyorlardı. Bunun sebebini araştıran Piaget şu sonuca ulaştı: Çocukların benzerlik anlayışı hiyerarşik bir sınıflandırmadan çok (aletler), fiziksel ve işlevsel beraberliği (çekiçle çivi çakılır, çekiç çivilerin yanında durur) esas alıyordu. Beraberlik çocuğun zihin gelişiminde neden-sonuç ilişkisiyle güç kazanıyor ve sonunda çocuğun dünyayı anlamlandırarak kendi hikâyesini yaratmasını sağlıyordu. Aslında Piaget, bir çocuğun sorulara doğru ya da yanlış cevaplar vermesinin değil kendisindeki bilgiyle “Nasıl Akıl Yürütebildiğinin” önemli olduğunu söylüyordu.

 

1908 yılında ortaya çıkan zeka testleri Piaget çalışmalarını yürütürken çok ün kazanmıştı. Fakat bu dönemde çıkan zeka testleri ve sonrasındakiler de, bir sorunun nasıl çözüldüğüne dair süreci dikkate almıyor sadece doğru cevabın verilip verilmediğine odaklanıyordu. Ayrıca zeka testlerinde yapılması gereken işler gündelik hayattan uzaktı. Bu testler dil ve insanın sözcüklere getirdiği tanımlara, dünya hakkındaki bazı olguların bilinmesine, sözel kavramlar arasında bağlantılar kurulmasına ağırlık veriyordu. Aslında zeka testlerinde var olan bilgi belli bir toplumsal ve eğitimsel çevrede yaşamanın kazandırdığı bilgiyi yansıtıyordu. Yani öğrenilen bilginin nasıl içselleştirildiği ya da yeni sorunların çözümü konusunda nasıl beceriye dönüştürüldüğü hakkında pek az değerlendirme sunuyordu. Bu testler “Akışkan Bilgi”den ziyade “Kristalize Bilgiyi” ölçmeye yarayan testlerdi. Fakat kristalize bilginin varlığı tek başına yanıltıcı olabiliyordu. Örneğin beyin ön loblarının tamamını kaybedip, inisiyatif alma ve yeni sorunları çözme yetilerini kaybeden birinin IQ değerleri deha düzeyine yakın çıkabiliyordu. Üstelik bu testler bireyin ilerideki gelişimi hakkında çok az ipucu veriyordu. Psikolog Lev Veygotsky’nin deyişiyle IQ testleri; bireyin gelişim potansiyeline dair çok az şey söyleyebiliyordu.

 

David Feldman konuya farklı bir açıdan yaklaşarak bilişsel başarıların bir dizi alanda elde edilebilir olduğunu söylüyordu. İnsan olmanın ve toplu halde yaşamanın bir getirisi olarak belli alanların (Matematiksel-Mantıksal gibi) evrensel olduğunu, fakat bazı alanların ise belli kültürlere ve onların ihtiyaçlarına göre çeşitlilik gösterebileceğini düşünüyordu. Bir kültürün dışındaki birey o kültürün önem verdiği alanda uzmanlaşmayabilirdi. Örneğin bazı kültürlerde okuma becerisi çok önemliyken diğer bir kültürde bilinmeyebilir ya da önemsiz görülebilirdi. Feldman’a göre İnsanlık becerilerinden belli başlı bazılarına odaklanmak birtakım varsayımları içerirdi. Hemen her beceri için kişiler çömezlik ve çıraklık aşamalarından geçerek ustalığa ulaşırlardı. Fakat bu aşamaların hızı her birey için farklılık gösterirdi. Bir beceride başarılı olabilmenin diğerlerinde başarı göstermek ya da hızlı olmakla pek bir ilgisi yoktu. Beceriler bu anlamda birbirlerinden ayrılabilirdi. Ayrıca bir beceride ilerleme kaydetmek, bütünüyle bireyin bu dünyadaki davranışlarına da bağlı değildi. Daha çok bir beceriyle ilgili bilginin “Kültür”ün kendisinde olduğu düşünülüyordu; çünkü bireysel başarının aşamalarını ve sınırlarını belirleyen şey “Kültür”dü. Gelişim için gereken bilginin büyük bölümü bireyin kafasında değil “Kültür”ün kendisindeydi.

Yani aslında “Dahi” dünyada bütün insanların geçtiği yoldan geçerek kendi kendine gelişen bireyin tersine, doğal eğilim ile toplumunun ona sunduğu büyük heves ve yapının harika bir karışımıydı.

Tabii toplum kültürü ya da paradigması derken Thomas Khunn’un “Paradigma” kavramına da göz atmakta fayda var. Paradigma düşünme tarzından daha fazla bir şeydir, “Bir dünya görüşüdür”, toplumun kültürünün ne tür sorunların çözümüne önem verdiğinin ve hangilerinin çözülebileceğine duyduğu geniş ve derin inançtır. Yani kültürün çekirdeğidir. Paradigma, çözümleri olduğu var sayılabilen sorunları çözmek için bir ölçüttür. Büyük ölçüde bunlar bir toplumun üstesinden gelmeleri için üyelerini yüreklendireceği sorunlardır. Diğer sorunlar belki de zaman harcamaya değmeyecek kadar önemsiz denilerek reddedilecektir. Dolayısıyla kültürel paradigmalar ve inançlar “sorunları” ve bu sorunların çözümünü bulabilecek zekaları ön plana çıkaracak, diğer zeka türlerine değersizlik atfedebilecektir. Tam bu noktada şu soru hayati bir önem taşıyor diye düşünüyorum; “Değersiz Zeka” var mıdır?

Var oluşu bir yap-boza benzetirsek. Bu yap-bozun her parçası farklı bir zeka türünü temsil eder ve her insan bu parçalardan (zekalardan) bir veya bir kaçına farklı oranlarda sahip olabilir. Ama insanın, insan olmanın doğası gereği, Yap-Bozun bütünü ve diğer parçaları hakkında da şematik bir bilgisi vardır. Belirli bir zekanın ön plana çıkarılarak diğer zeka türlerine önemsizlik atfedilmesini az gelişmiş toplumlara özgü buluyorum. Gelişmiş toplumlar az gelişmiş toplumların aksine yap-boz parçalarından bir veya bir kaçına odaklanmak yerine resmin tümünün getirilerine ve kazanımlarına odaklanırlar. Bu davranış tarzı her parçanın(zekânın) kendi içinde geliştirilmesine ve toplum kültürünün ise bu yapı üzerine uyarlanmasına öncülük eder. Bu uyarlanmış toplum kültürünün getirisi zenginlik, mutluluk, üretkenlik ve refahtır.

1850’li yıllarda sanayi devrimiyle değişen toplumsal paradigmanın insanların eğitiminden yetiştirilme şekillerine kadar toplumun önem verdiği yap-boz parçalarının değişmesine sebep olduğu görüşündeyim. İnsanlar bu dönemde “Makine”nin icadıyla makine gibi çalışmaya, onun süreçlerini takip etmeye yönlendirildi. Zamanın akımları (Rasyonalizm ve Klasik İktisat) bile insanı duyguları olmayan akıllı ve çıkarcı bir makine gibi görmeye başladı. Bu makinavari insanlar topluluğu belirlenmiş işleri; yani statükoyu takip için bir araya geldi ve bu bir aradaki insanların hata yapmalarını engellemek için bürokrasi kuruldu(kesif hiyerarşiler ve alt üst ilişkileri). Bu köklü değişimler “Deha”nın yaratımını ve toplumun beklentilerini değiştirdi. İstenen ve beklenen, statükoyu yaşatacak bürokrasiyi ayakta tutacak ve belirlenmiş işleri yönetecek bir zeka oldu… Ve bu IQ idi.

Fakat 1950’lerde “Bilgi Toplumu”na geçildiğinde ve küreselleşme alıp başını gittiğinde, fabrika üretiminin dışında üretimlere, yenilikçiliğe, yaratıcılığa sıra geldiğinde, hiyerarşiler bozulduğunda, anlık saniyelik iletişimlerle değişen bir dünya düzeninde, “Belirli” kavramının yerini “Belirsize” ; “Durağan” kavramının yerini “Değişime” bıraktığı bir zamanda “IQ”nun yetersizliği ilan edildi. Klasik iktisatın “Homoeconomicus”’u bile yerini “Davranışsal İktisat”taki artıları ve eksileri olan, her zaman rasyoneli seçmeyen, duygularını mantığına tercih eden “İnsan”a bıraktı. Gelişmiş toplumlar bu duruma hızla adapte olurken (veya olmaya devam ederken), az gelişmiş toplumlar bir önceki yüzyılı takip etmekte ve gelişmelere adapte olmamakta ısrarcı davranıyor. Az gelişmiş bu toplumlar hayal gücü, yenilikçilik, yaratıcılık ve farklı zeka türlerinin sinerjisini birleştirecek bir eğitim ve yönetim tarzı oluşturamıyor. Farklı zeka türlerinin var oluşunu ve yönetimini beceremeyen bu toplumlar IQ’yu hala bir üstünlük belirtisi sayarken; belirlenmiş-sınırlı süreçleri yönetme kabiliyeti yüksek bu zekayı belirsizlik içeren süreçlerin, sınırların ve sınırlamaların olmadığı işlerin başına getirmeye devam ediyor. İronik olarak bu insanlardan da başarı(!) bekliyor. Beklemeye devam ettikçe de az gelişmiş toplumlar statüsünde kalmaya devam ediyor ayrıca asla yap-bozun bütünü için harekete geçmiyor ve hep aynı parçalarla onların uymadığı yerleri doldurmaya çalışıyor.

 Batı toplumunun paradigmasını sancılı da olsa hızla değiştirmeye çalıştığı, yap-bozun tamamına önem verip her zekayı     takdir ederek çeşitliliğin gücünden yararlandığı bir dünya da bizim IQ paradigmamızı değiştirmemiz ve bu yönde bir kültür oluşturarak gelişmiş ülke olabilmemiz sizce ne kadar yakın?

                  Mustafa Solmaz

SubBrand Marka ve Reklam Ajansı Başkanı

          http://www.subbrand.com.tr

 

-->